Yazar arşivi admin

ileadmin

Film Analizi: Benliğini Arayan Çocuk


Film Analizi: Benliğini Arayan Çocuk


Künye

Orijinal Adı: Dibs in Search of Self
Yazar: Virginia M. Axline
Çeviri: Misli Baydoğan
Yayınevi: Panama Yayıncılık
Birinci Baskı: Ekim 2018
Sayfa Sayısı: 268

Kitabın Konusu

Dibs adında zihinsel engeli olduğu düşünülen erkek bir çocuğun oyun terapisi sayesinde zekasını kullanmayı ve duygularını ifade etmeyi öğrenerek kendi benliğini bulma sürecini anlatan gerçek bir hikayedir.

Kitabın Analizi

Dibs 5 yaşında özel bir anaokuluna giden, doktor bir anne ile bilim insanı olan bir babanın ilk çocuğudur. Dibs iletişim kuramayan, yaşıtlarıyla anlaşamayan, neredeyse herkese düşmanca davranan ve mutsuz olduğu her halinden anlaşılan bir çocuktur. Gün içerisinde neredeyse hiç konuşmaz, okulda yapılan etkinliklere hiç katılmaz, bazı zamanlar öfke nöbetleri geçirir ve sınıf ortamında genelde emekleyerek gezinir. Gününün büyük çoğunluğunu masanın altında veya sınıfın ücra köşesinde herkesten ayrı ve yalnız olarak geçirir. Çoğu zaman öğretmenleri tarafından verilen görevleri yerine getirmez hatta bazı zamanlar saatlerce hiç kıpırdamadan olduğu yerde durur. Arkadaşlarına saldırgan davranışlar sergilediği için sınıf arkadaşları tarafından da dışlanmaktadır. Bunların yanı sıra, Dibs kitaplarla ilgilidir. Hatta öğretmenlerinden bir tanesi onun okumayı bildiğini bile düşünmektedir ve ona bazı kitapları, Dibs hiç tepki vermese bile, saatlerce okur.

Dibs’in annesi başarılı bir doktor, babası ise bilim insanıdır. Annesi kariyerinin zirvesinde olduğu bir dönemde hamile kaldığı için, babası da çocuk fikrine hiç sıcak bakmadığından dolayı Dibs en başından beri zaten istenmeyen bir çocuk olarak dünyaya gelmiştir. Dibs’in davranışlarındaki bozukluklar, yaşıtlarından farklı olma durumu ailesi tarafından fark edilmiştir fakat ailesi bu durumu kabul etmemiş ve ona normal bir çocukmuş gibi davranmaya ısrarla devam etmiştir. Hatta bu yüzdendir ki Dibs’in normal bir anaokuluna kabul edilmesi için okula yüklü bir miktar bağış yapmışlardır. Aynı zamanda Dibs’in davranışlarından utandıkları için arkadaşlarıyla aralarına mesafe bile koymuşlardır. Annesi doğumundan itibaren Dibs’in gelişimine katkı sağlaması ve diğer çocuklardan farklı olduğu alanı bulabilmesi için ona kitaplar okumuş, plaklar dinletmiş, resimler çizdirmeye çalışmıştır. Hatta 2 yaşındayken okuma yazmayı ve sayıları saymayı öğrenmesi için fazlaca çabalamış ama Dibs olumlu ya da olumsuz tepki vermeyince çabalamayı bırakmıştır. Annesi bütün bu süreçlerde onunla hiç duygusal etkileşime girmemiştir. Tek düşüncesi Dibs’in herhangi bir yeteneğini bulup geliştirmek ve diğer çocuklardan farklı olduğunu görmek olmuştur. Babası her zaman kendi işleriyle fazlasıyla meşgul olan, gününün çoğunu işte veya çalışma odasında geçiren bir adamdır. Dibs’e karşı her zaman sinirli davranmıştır. Dibs’in yaptığı en ufak yanlış bir davranışta bile onu aptal olmakla nitelendirmiş ve cezalandırmıştır. Dibs’in bir de Dorothy adında bir kız kardeşi vardır. Dorothy, Dibs’in aksine gelişimi normal olan, ailesi tarafından mükemmel olarak nitelendirilen bir kızdır. Dorothy ve Dibs hiç anlaşamazlar ve yan yana geldiklerinde sürekli kavga ederler. Bu yüzden ailesi Dorothy’yi evden uzakta olan yatılı bir okula gönderir. Dibs’in bir sürü oyuncak ve kitaplarla dolu olan bir odası vardır. Ailesi ona paranın alabileceği her şeyi satın almıştır ve Dibs evdeki vaktinin çoğunu odasında kilitli bir şekilde geçirmektedir. Bütün bu şartlar Dibs’in doğduğu günden beri duygusal yoksunluk yaşamasına, içine kapanmasına ve kendini ifade edememesine sebep olmuştur. İnsanlara karşı korku beslemesi ve insanlara olan güvensizliği ise onu hırçınlaştırmış ve dışarıya karşı düşmanca tavırlar sergilemesine neden olmuştur. Çoğu öğretmeni ve ailesi tarafından otizmli veya zeka geriliği olduğu düşünülen bu çocuk, bir gün öğretmenlerinin yönlendirmesiyle klinik psikolog olan A. ile oyun terapisine başlar.

Dibs ilk seanslarda fazlasıyla çekingen davranışlar sergilemiş ve A. ile hiçbir şekilde iletişime geçmemek için elinden geleni yapmış, göz temasından bile kaçınmıştır. Terapilerde A., Dibs’i yönlendirecek veya onu zorlayacak hiçbir söz söylememiş ve davranışta bulunmamıştır. Hatta ilk seanslarda vaktinin çoğunu oyun odasında Dibs ile sessiz kalarak geçirmiştir. Onun bu tutumu Dibs ile olan ilişkisinin yavaş yavaş ve sağlam bir şekilde oluşmasına katkı sağlamıştır. Oyun odasındaki tavırları her zaman tutarlı olan, zorlayıcı ve yönlendirici olmayan A., Dibs’e günler geçtikçe güven vermiştir. Bu durum Dibs’in oyun odasında kendisini güvende hissetmesine ve duygularını açıkça ifade edebilmesine olanak sağlamıştır. A., Dibs’in oyun odasında oynadığı oyunların onun iç dünyasını yansıttığını bildiği için oyun oynarken onun davranışlarını ve söylemlerini çok dikkatli bir şekilde müdahale etmeden gözlemlemiştir. Dibs’in benliğini bulmasında yardımcı olmak, bulunduğu duygu durumları anlamasını sağlamak ve tanımlamasını kolaylaştırmak için ara sıra Dibs’e “bu durum seni üzgün mü hissettiriyor” veya “burada olmaktan mutlu musun?” şeklinde yansıtmalı sorular sormuştur. İlk seanslardan itibaren Dibs’in okuma yazma bildiğini, entelektüel açıdan aslında yaşıtlarından çok daha ileride olduğunu gören A., bu durumu Dibs’e veya ailesine söylememiş, sabırla Dibs’in kişisel bütünleşmesini tamamlamasına yardımcı olmuş, Dibs’in kendisini keşfetmesini sağlamıştır.

Dibs’in bu yeteneklerini kimseye göstermemesinin altında yatan neden çevresindeki insanlar tarafından dışlanmaktan korkması, insanlara olan öfke ve güvensizliğinden kaynaklandığı açıkça görülmektedir. Dibs bir çeşit kendini koruma mekanizması oluşturmuş ve bunun sonucunda insanlarla iletişime geçmemiş, onlara karşı saldırgan davranışlar sergilemiştir. Üstün zeka, kişisel ve sosyal uyum konusunda ciddi sorunlar doğurmuştur ve Dibs oyun odasında oynadığı oyunlarla sorunlarını oyuncaklara yansıtmış ve bu sorunların üstesinden gelmeyi zamanla öğrenmiştir. Örneğin babasına çok fazla öfke besleyen Dibs, ilk başlarda babası olarak nitelendirdiği oyuncak bebeği defalarca kumun altına gömmüş ve onu oyuncak eve kilitlemiştir. İlerleyen seanslarda ise babasını affedişi ve babasıyla olan sorunlarını kendi içinde çözmüş olduğu gerçeği, kurduğu evcilik oyunlarında babasını da ailenin içine dahil etmesiyle açıkça görülmüştür. Bunun gibi daha bir sürü sorununu oyun odasında oyuncaklara yansıtarak çözen Dibs, son seanslara yaklaştıkça dışa dönük, ne istediğini bilen, insanlarla iletişime geçen, duygularını tanımlayıp, kendisini ifade edebilen bir birey haline gelmiştir. Dibs’de bulunan öfke, kaygı ve korku duyguları umut, güven ve memnuniyet duygularıyla yer değiştirmiştir. Ondaki farkı gözlemleyen ailesi ve öğretmenleri Dibs’in artık mutlu ve uyumlu bir çocuk olduğunu ondaki bu gelişimin herkesi şaşırttığını söylemişlerdir.

Dibs üstün zekalı olmasına rağmen doğumundan itibaren deneyimlediği duygusal yoksunluk sebebiyle davranış bozukluğu sergilemiş, dış dünya ile etkileşimi hep problemli olan ve etrafındaki insanlar tarafından uyumsuz bir çocuk olarak tanımlanmıştır. Yeteneklerini başka insanlara göstermemesi, dış dünyayla uyum sağlayamamasının altında yatan sebep insanlara olan güvensizliği, korkusu ve kendisini dış dünyadan korumak istemesiydi. Dibs oyun terapisiyle ilk önce kendisini keşfetmiş ve kendisini kabul etmiş daha sonrada dış dünya ile olan problemlerini çözmüştür. Bu süreçte ailesi ve öğretmenlerinin ona karşı olan tutumlarındaki değişiklik de Dibs’e çok fazla şey katmıştır. Çocuklara karşı sergilediğimiz tutum ve davranışlar onların ilerideki yaşamlarını fazlasıyla etkilemektedir. Dibs’in hikayesinden de anlaşılacağı üzere, terapi süreci uzun soluklu ve sabır gerektiren bir süreçtir. Bu sürecin sonunda bir hayatın gidişatı büyük oranda değişebilir. Özellikle çocuklarda görülen davranış bozukluklarının aileler tarafından fark edilmesi ve kabul edilmesi, değişimin başlaması için oldukça önemlidir. Bu kitap çocukların iç dünyasını keşfetmek isteyen, bir oyun terapisi sürecinin nasıl ilerlediğini merak eden herkese hitap etmektedir.


Hilal Yıldırım


ileadmin

Çıkış Yolu

Duygularımızla yaşıyoruz hayatı…

Kimi zaman üzüntü, kimi zaman sevinç, kimi zaman korku, endişe, öfke…

Hayat akıp giderken çok çeşitli durumlarla karşılaşıyoruz ve olaylar yaşıyoruz. Her bir durum ve olay karşısında bir başka duyguya kapılıyoruz. Aslında her biri olağan olan bu duygularımız, çoğu zaman kendiliğinden ortaya çıkıyor ve kontrolümüz dışında gelişiyor. Hissetmemiz gereken ve adı her ne olursa olsun yaşamımızın parçaları olan duygularımız, birçok sebeple kontrolden çıktığında hayatımızın akışını olumsuz etkileyebiliyor. İşimiz, okulumuz, ilişkilerimiz, düzenimiz, bazen zamanla bazen bir anda tepetaklak olabiliyor ve kendimizi amansız zihinsel bir mücadelenin içinde bulabiliyoruz.  Bedenimiz de etkileniyor ister istemez. Ya çok uyuyor, ya az uyuyoruz, bazen de uykuya dalmakta güçlük çekiyoruz. ya iştahımız kapanıyor, hiçbir şey yemek içmek istemiyoruz ya da öylesine açılıyor ki iştahımız kendimizi sürekli bir şeyler atıştırmaktan alıkoyamıyoruz.  Psikolojik problem dediğimiz durumlar da mücadele etmekte güçlük çektiğimiz böylesi zamanlarda ortaya çıkıyor. Hissettiğimiz duygunun kontrolden çıkıp mücadele etmekte güçlük çektiğimiz zamanlarda desteğe ihtiyaç duyuyoruz, bizi dinleyen, bizi anlayan, yargılamayan asla, tarafsız bakan ve çıkış yolu bulmamızı sağlayan birinin desteğine. Eşimiz, dostumuz, ailemiz, sevgilimiz, arkadaşlarımız kısaca çevremizde ilişkili olduğumuz ve sevdiğimiz kim varsa onun desteğine öncelikle. Ancak ilişkilerin giderek yapaylaştığı ve sığlaştığı, insanların aynı mekanı ve zamanı paylaşsalar bile giderek birbirinden uzaklaştığı, kimi zaman ilişkilerin çıkar ilişkilerine dönüştüğü, tahammül ve anlayışın aslında zaten kendiliğinden olması gerekirken ve sıradan olması beklenirken artık büyük bir meziyetmiş gibi algılandığı zamanlara doğru hızla ilerliyoruz. Bize en büyük desteği sunmasını beklediklerimizin sorunun kaynağı haline dönüştüğü zamanlara… Yıpranıyoruz ve yıpratıyoruz ilişkilerimizi, doğal olarak da desteğimizi kaybediyoruz. Sunabileceklerimizin çok azını sunuyoruz birbirimize veya hiç sunmuyoruz.

Ümitsizliğe yer yok…

Giderek dünyalarımızın karanlığa gömüldüğünü düşündüğümüz ve hissettiğimiz zamanlarda, aslında aydınlığa doğru ilk mumu yakacak olan yine kendimiziz. Herşeyin ve herkesin anlamını yitirdiğini zannnettiğimiz – ki kesinlikle gerçek bu değildir, sadece zannediyoruz- anlarda herşeyi ve herkesi yeniden anlamlandırmaya, ilişkileri yeniden düzenlemeye ve biçimlendirmeye, revize etmeye en çok muktedir olan yine kendimiziz. Evet, içinden çıkamadığımız, baş edemediğimiz duygularımız bizi güçsüzleştirirken bu iktidarı ortaya koyamayabiliyoruz. Ama bu durum, gücün bizde olduğu gerçeğini değiştirmiyor asla.  Çünkü insan herşeyden ve herkesten önce kendine üzülür, kendine öfkelenir, kendinden korkar veya endişelenir. Yanlış anlamlandırmalar, yanlış yorumlamalar, akıl yürütmeler – tersinden de söylemek gerekir ki yürütememeler – bizi kendimizden de uzaklaştırır, çevremizden de. İşte bu noktada yapılması gereken şey, meseleyi yeniden ve daha derinden düşünmektir. Bir çıkmaza sürüklenmişken veya sürüklenirken, bu sürecin başında veya devamında neyi doğru yaptık, neyi yanlış yaptık? Bize karşı neler doğru yapıldı, neler yanlış yapıldı? Doğrularımızı nasıl destekler ve arttırırız, yanlışlarımızı nasıl azaltır ve telafi ederiz? Bize karşı yapılan doğruları görebiliyor muyuz? Bize karşı yapılan yanlışların acaba ne kadarı gerçekten yanlış? Olayları veya durumları karşımızdakinin penceresinden değerlendirebiliyor muyuz? Düşüncelerimiz ne kadar gerçekçi ve duygularımız olaya veya duruma karşı şiddeti ve süresi bakımından ne kadar uygun? Soruları daha da çoğaltmak mümkün…

İlk adım; Affa Sarılmak…

Duygumuz her ne olursa olsun kendimizi iyi hissetmediğimiz zamanlarda üzerimizde bir yük hissederiz, yaşamımızı herhangi bir alanda veya birçok alanda sürdürmemize engel olan veya yavaşlatan. Bu yükten kurtulduğumuz anda hayat akışına devam edecektir, mutlu değil belki ama en azından huzurlu bir şekilde… Çünkü mutluluk dediğimiz şeyin uzun sürmesi olanaksızdır. İçinde bulunduğumuz veya bulunacağımız koşullar, yaşadığımız veya yaşayacağımız acılar, buna ne kadar istemesek de engel olacaktır. Ancak iç huzur bir ömür boyu bizimle beraber yola devam etme potansiyeline sahiptir her zaman. Bunu sağlayacak şeylerin başında da affetmek gelir. Önce kendimizi, sonra ötekini affetmek…

Zor ama imkansız değil.

 

 

 

 

 

ileadmin

Sosyal Fobi Belirtileri

sosyal fobi belirtileriSosyal fobi, bu problemi yaşayan insanın hayatını ciddi anlamda olumsuz etkileyebilen bir problemdir. Peki sosyal fobinin belirtileri nelerdir, sizler için açıkladık:

Anksiyete yani Kaygı Bozukluğu‘nun bir çok çeşidi vardır. Kişilerin üzerinde kaygı uyandıran nesne, durum olay vs. farklılaştıkça Anksiyete (kaygı) Bozukluğu da farklı alt başlıklarda toplanmışlardır. Bu alt başlıklardan birisi de Sosyal Fobidir. Sosyal fobi genel anlamda kişinin başka insanlarla bir şekilde etkileşim kurulmadan önce ve/veya etkileşim esnasında aşırı bir şekilde heyecan, kaygı ve korku duyması olarak tanımlanabilmektedir. Devamını oku

ileadmin

Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) Çeşitleri

 

OKB - Takıntılar

OKB – Takıntılar

Obsesif-Kompulsif Bozukluk (OKB), kişiden kişiye farklı özellikler gösterebilen bir ruhsal rahatsızlıktır. Düşünce takıntılarının, davranış tekrarlarının ne olduğu her OKB (Takıntı) rahatsızlığı yaşayan kişide farklı olabilir. Bu farklılıklara göre OKB (Takıntı), farklı alt tiplere ayrılarak kategorize edilmiştir. Bu alt tiplerin belirlenmesinin sebebi OKB (Takıntı) rahatsızlığı olan kişiyi daha iyi değerlendirebilmek ve tedaviyi kolaylaştırabilmektir. Bir hastada birden fazla OKB (Takıntı) alttipine ait belirtiler görülebileceği gibi yıllar içinde belirtiler değişiklik gösterebilir. Devamını oku

ileadmin

Depresyon Tedavisi

Çağımızın en yaygın ruhsal bozukluklarından olan Depresyon tedavisi mümkün olan bir rahatsızlıktır. Depresyonda olan bireyler, yaşadıkları rahatsızlığın etkisi ile umutsuzluk içine kapılırlar ve durumlarının hiç değişmeyeceği gibi bir algı oluşur. Umutsuzluk ve “düzelmeyeceğim” algısı, depresyon tedavisi konusunda da adım atılmasının önünde bir engel oluşturur. Depresyon tedavisinin iki yolu vardır. Depresyon ilaçla tedavi edilebildiği gibi psikoterapi ile de tedavi edilebilmektedir. Bazı bireylerde her iki depresyon tedavisi yöntemini aynı anda uygulamak da gerekebilir.

Depresyon tedavisinde, ilaç tedavisi ile psikoterapi tedavisi arasında farklılıklar vardır. Psikoterapi ile depresyon tedavisinde, kişinin mutsuzluk, umutsuzluk, değersizlik vs. gibi duygu durumu ile ilgili değişiklik sağlanmaya çalışılarak, iştah, uyku, güçlü hissedip hissetmeme ile ilgili şikayetlerde düzelme sağlanması beklenirken, ilaçla depresyon tedavisinde bunun tam tersi olarak kişinin iştahı, uyku düzeni normale döndürülmeye çalışılıp, kendini daha enerjik hissetmesi sağlanırken, umutsuzluk, mutsuzluk, değersizlik gibi duygularının düzelmesi beklenir.

Depresyon üç düzeyde değerlendirilebilir. Ağır, orta ve hafif olmak üzere bu üç düzeyde depresyon tedavisinin farklı yöntemleri kullanılması gerekebilir. Yapılan araştırmalar, tedavilerin etkinlikleri arasında anlamlı farklar olduğunu ortaya çıkarmıştır. Ağır düzeyde depresyon yaşayan hastalarda ilaç tedavisi ile beraber psikoterapinin birlikte depresyon tedavisi uygulanması uygun görülürken, orta ve hafif düzeyde depresyon yaşayan kişilerde ilaç tedavisine gerek olmaksızın psikoterapinin etkin bir depresyon tedavisi yöntemi olduğu gösterilmiştir.

Bununla beraber, ilaç tedavisine nazaran psikoterapinin, depresyonun tedavi edildikten sonra tekrar yaşanması olasılığını düşürdüğü de yapılan araştırmalarla gösterilmiştir.

Depresyon şikayetleri olan kişilerin her ne kadar umutsuzluk duygusu içinde olsalar da bu duygunun yaşadıkları rahatsızlığın etkisi ile ortaya çıktığını düşünerek psikolog desteği almaları, uygun depresyon tedavisi yöntemi uygulandığında depresyonun iyileşmesinin mümkün olduğunu bilmeleri gerekmektedir.

Depresyon, depresyon nedir, depresyon belirtileri, depresyon tedavisi